Yalan yok! Bu aralar biraz biraz bisiklet sürüyorum. En azından işe giderken yokuş aşağı salıp, gecenin serinliğinde aynı yokuşu hafif tempo ile tırmanıyorum. İlk günlerde biraz acı verse de, şimdi daha az acı çekiyorum. Örneklemek gerekirse ilk günler tır çarpmış gibiyken, artık kamyon çarpmışa dönüyorum. Hedefim yakın zamanda kamyonet çarpmışa dönmek. Ben tren çarpmış modunu da biliyorum bunun, o yüzden çok da şaapmayın yani.
Bir çoğunuz bilir (zaten üç kişi kaldığınızdan), bu sezon restoranda çalışma niyetinde değildim. Günümü daha efektif, daha değerli, kendimi geliştirerek ve kendime bir şeyler katarak geçirme planlarım vardı. Mesela şezlonga uzanıp bira içmek falan gibi. Öğlen rakısı ya da dağın başında kamp gibi. Bence güzel planlardı, kimse burun kıvırmasın. Üstelik arada bisiklet falan da sürecektim! O kadar da değil yani. Bisikleti hala hayatımın merkezine koyuyorum. Misal daha geçen gün arka ışık aldım. TDF’ın bazı etaplarını izledim. Bazı bisiklet içeriği olan tivitleri beğendim. Bunlar büyük bir gelişme değilse nedir? Tabi, hala vites ve sele ayarını yapmak konusunda biraz gevşek davransam da netice olarak artık yeni bir tur yapma hayalleri bile kurabiliyorum.
Yok canım abartılacak bir şey yok, buralarda gezeceğiz. Osman abimle “hiç bitmeyen tur planları ve hiç çıkılamayan turlar” kitabımıza yeni bir hikaye katma planları yapıyoruz. Yok yok, bu sefer çıkarız bence. Üç gün işe bisikletle gidip gelince biraz götüm kalkmadı değil. Her gün 4.7km 5% eğim tırmanıyorum yani, boru mu. Eve geldiğimde Ivan Dragon karşısında kan revan içinde kalmış bir Rocky gibi olsam da, neticede mücadeleyi kazanıyorum. Günde 4.7km x 2 gazıyla yola çıkıp, Balıkaşıran’da başıboş gezen eşeklere sarılıp ağlamayacağımın garantisini vermiyorum. Bu tarz sözler vermeyi sevmem. Ki eşeklere sarılmak da güzel bir eylem aslında. Bunu bir düşüneyim.
Neyse! Zaten yokuş çıkmak başka bir şeydir. Yokuşu çıkana kadar söversin. Her santimine söversin. Ben söverim yani. Sövdükçe kendimi daha iyi hissederim ama neden bu saçmalığa katlandığımı da kendime anlatamam. Yokuşun tepesine çıkınca da dünyanın en terli, en yorgun, küfür günahları sıralamasında çok büyük bir hızla zirvelere doğru ilerlemiş ama mutlu bisikletçisi olursun. Çıktığın yokuşa, geride bıraktığın derin çukura bakıp “hehe” dersin. Daha fazlasını diyebileceğin bir enerjin olursa, daha fazlasını da dersin. Ben sadece “hehe” diyebiliyorum. Berbat bir yokuşçu olduğumu inkar etmiyorum. Ama daha berbatı, düz yol. Düz yol çok daha yorucu geliyor bana. Dümdüz yollardan hiç haz etmem. İtalya’da Po ovasını geçerken az sövmedim! Sürekli battı-çıktı diye tabir ettiğimiz yollardan da hiç haz etmem. Efendi gibi çıkıyorsak çıkalım, iniyorsak inelim. Bu tip yollara da Çekya’da çok sövmüştüm. Dümdüz yol en sıkıcısı tabi. Tempo ayarlamak ve sürekli pedal çevirmek zorundasın. İnmek konusunda sıkıntım yok bak! Onu severim. Tabi bazı sert ve aşırı virajlı inişleri sevme konusunda o kadar da istekli değilim. Buna da bir yerlerde sövmüşümdür illaki.
Ben bisiklet sürerken neyi seviyorum acaba aq. Her şeye bir kulp buldum. Her şeye bir sövdüm. Hayırlara vesile. Bazen bisiklet sürmeyi sevip sevmediğimi bile sorguluyorum. Herhalde seviyorumdur. En azından bana öyle geliyor. Her zaman değil ama genellikle. Misal düz yolları ve battı çıktıları ve rüzgarlı havaları ve virajlı sert inişleri ve… Tamam, biraz şımarmak istedim. Bunu hak etmiyor muyum?

Osman ağabeyimle çılgınlar gibi planladığımız tur için kendime hafif bir çadır aldım. Malum artık daha hafif turlar yapabilmek, biraz da bikepacking turunda ağzımın payını almak için bisiklet değiştirdim. Bunun için de hafifleştirilmiş ve bikepack çantalarına sığabilecek miniklikte ekipmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Ekipmanlar ufaldıkça, fiyat hacmi büyüyor tabi. Ters orantının dibini yaşıyorum. Keşke yaşamasam. Turda yanıma bir de kement almayı düşünüyorum. Osman ağabeyim önden önden giderse diye. Atarım kementimi. Eskiden cowboy’luk da yaptım, bilen bilir. Bisikletli çoban olarak başka bir örnek var mı bilmiyorum. Bu türde ilk örnek ben olabilirim. Varsa da yapacak bir şey yok. Sadece eski bir yaşanmışlığı aktarmaya çalışıyordum. Ünvan peşinde değilim. Bir çoban köpeği gibi bisikletle sürü çevirmek. Bu eğlenceli bir aktiviteydi ama tavsiye etmiyorum. Yorucu ve getirisi düşük. Stresi bol. Bazen sürünün başı çok ilerilerde olabiliyor. Bir anda birilerinin tarlalarına dalabiliyorlar. Neyse ya, ne diyorduk, ne anlatıyoruz.
Tabi, çadırın yanında, bir de ince ve hafif ve ufak bir mat bulmam lazım. 4 haneli rakamlarda olmasının dışında pek bir sorun yok, var yani böyle matlar. Avuç kadar. Hafifçene. Cüzdan hafifletme garantili. Üretim çeşitliliğini ve kalitesini gerçekten kapitalizme mi borçluyuz acaba? Sosyalist bir dünya olsa devletimiz bize “ne gerek var allahın işçisi/köylüsü, al işte koyun yününden 8 kiloluk uyku tulumu yaptık sana, git kar üstünde çadırsız uyu, üstelik ücretsiz, neyini beğenmiyorsun?” mu derdi yoksa daha hafif turlar yapmayı düşünen bisikletçiler için 600 gramlık bir uyku tulumunu üretir miydi? Böyle şeyler düşününce sosyalistliğim düşüyor mu acaba?
Neyse!
Hazırlık sürecimiz devam ediyor. Önümüzde daha iki ay var. Kim bilir, daha neler değişecek rotamızda, planlarımızda, hayatlarımızda..
Tekrar görüşürüz, yani. Olur, olur, hallederiz.







